28/10/2008 · Kategori: YAZI
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
29/2/2008 · Kategori: YAZI
Yeni doğmuştum, pek habersizdim dünyadan, yaşamdan, yaşayacaklarımdan...
Günler geçtikçe, ağladığımda meme verildiğini, ağlamayınca verilmediğini öğrendim...
"Anne", "baba", "dede", "hala", "abla", dediğimde, "aferin bebeğime" denildiğini öğrendim...
Karnım tok, altım kuru olduğu halde ağladığımda, hasta olduğumu anlatabildiğimi öğrendim...
Emeklerken, önüme konulan hedefe vardığımda "ödül" alındığını öğrendim...
Çarşıda pazarda gezerken, istediğim şey için ağladığımda, alınabildiğini öğrendim...
Hasta olduğumda, en yakınımda anne ve babamın dışında kimsenin olmadığını çğrendim...
Babamdan veya annemden para isterken, her zamankinden farklı şekilde "babcığım", "anneciğim" diyerek istenmesinin, daha etkili olduğunu öğrendim...
Bayramlarda biz çocukların ciciler alma konusunda anne ve babalarımıza göre daha öncelikli olduğumuzu öğrendim...
Okulda yüksek not aldıkça, "alınan aferin"lerin beni ne denli motive ettiğini öğrendim...
Arkadaşlarım beni kırıp incittiğinde, yüreğimin ne denli acı çektiğini, bu nedenle ben onları kırıp incittiğimde, onların neler hissedebileceğini öğrendim...
Sınıfımı başarıyla geçtiğimde ailemin ne denli özverili ve cömert davrandığını öğrendim...
Üstümü kirletip eve geldiğimde, aldığım cezalar nedeniyle, yanlış davranışlarımın köreldiğini öğrendim...
Büyüdüm daha da... Liseye geldiğimde, arkadaşlıkların daha da zor kurulabildiğini öğrendim...
Karşı cinsten birini gördüğümde, kulaklarıma kadar kızarabildiğimi, kalp ritmimin hızlandığını öğrendim...
Hayatın giderek acımasız olabildiğini, en yakın arkadaşımla aynı kişiye aşık olabileceğimi, ancak arkadaşım aşkını daha önce itiraf ettiği için, aşkımdan vazgeçebilmeyi, yüreğime gerektiğinde taş basabilmeyi öğrendim...
ÖSS'nin hiç de adil bir sistem olmadığını öğrendim...
Yanında sınavı kazanamaış biri varken, kendi başarına sevinemediğini öğrendim...
Üniversitede okurken, zor da olsa, bir insanın tek başına ayakta durabildiğini öğrendim...
Param varken en lüks yemeklerle, yokken bir kuru simitle bile karnımın doyabildiğini öğrendim...
Kendimden daha bilgili kişilerle sohbet etmenin, beni ne denli geliştirdiğini öğrendim...
Çalıştığım part-time işlerde, para kazanmanın hiç de kolay olmadığını öğrendim...
Sırf benden ders notlarını alabilmek için, sınav öncesi dönemlerde selam verenlerin olduğunu öğrendim...
Çok yoğun olunduğu dönemlerde, yorgunluğa rağmen ne denli çok ve büyük işlerin başarılabildiğini öğrendim...
Kimi zaman iki saatlik bir uykunun bile ne denli değerli olduğunu öğrendim...
Yaş ilerledikçe, arkadaşlıkların sahteleşmeye başladığını öğrendim...
İş hayatına atıldığımda, tek başıma ayakta durabilmeyi, kazandığım para ile yetinmem gerektiğini öğrendim...
Küçük şehirlerde insan ilişkilerinin daha çıkarsız ve paylaşıma dayalı olduğunu öğrendim....
İnsanların dost gibi görünüp de, arkandan ne derin kuyular kazabildiğini öğrendim...
En güvendiklerinden, en büyük darbeleri alabildiğini, bunu yarasının öyle derin, öyle derin olduğunu ki, iyileşse bile izinin her daim kalabildiğini, kurusa bile tekrar tekrar kanayabildiğini öğrendim...
Paylaştığın her lokmaya karşılık, arkasını dönüp hayatına devam edenlerin olduğunu öğrendim...
Hiç arayıp sormayan insanlar aradıklarında, bana muhakkak işlerinin düşmüş olduğunu ve bu nedenle aradıklarını öğrendim...
Hayatta ailem dışındakilerin çıkarı için benimle birlikte olduğunu, çıkarı bittiğinde de terk edip gittiklerini öğrendim...
İş hayatında, fazla özverinin, sorumluluklarımı artırdığını, bir süre sonra özverilerin "görevim" haline gelmeye başladığını öğrendim...
Büyürken öğrendim tüm bunları... Ne zaman biter bu büyüme? Büyüdükçe öğrendiklerim arttı, bedelleri ağırlaştı... Ne zor şeymiş şu küçükken çok istediğimiz "büyümek"... Daha kaç yaşıma kadar büyüyeceğim acaba? Öğrendiğim en önemli şey, hayattan bunca öğrendiğim şey sonunda çıkardığım sonuç: "insanlardan uzak durdukça, ilişkileri mesafeli tutunca, daha az üzüldüğüm". En önemli şey ise, "insanlara güvenmemek". Evet büyüdükçe, "insanlara güvenmemeyi öğrendim"...!
Dilara Lale TURANLI
24 Ağustos 2007
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
29/2/2008 · Kategori: YAZI
Dünya'da bilinen en eski nükleer santral teknolojisi ile inşa edilen, ilk nesil Rus teknolojisi ile yapılan; Türkiye sınırına 16 km, Ermenistan'ın başkenti Erivan'a 40 km uzaklıkta kurulmuş Metsamor nükleer santrali, adeta fitili ateşlenmiş ya da pimi çekilmiş, patlamaya hazır bir bomba gibi biliyor musunuz?
Sizleri biraz eskiye götürmek istiyorum sevgili okurlarım...
Yıl 1986, nisanın 26'sı... Ülkemin güzel yürekli insanları baharı yaşamakta... Kışın rehavetinden uzaklaşmak amacıyla, piknik alanlarına, parklara gitmiş derin derin havayı solumakta; Kim bilebilirdi ki o temiz hava kısa bir süre içerisinde ölüm saçar hale gelecek? Kim bilebilirdi ki hava akımları ile o zehir ülkemizi de baştan başa katledebilecek, ölüm nedenleri kanser olacak? Bilselerdi içerler miydi Karadeniz'in çayını, yerler miydi fındığını, mısırını, balığını? Yemezlerdi, içmezlerdi içmesine; ama bir devlet büyüğü (!) çıkıp da halkın karşısına,
"Çaylarda tehlike yok ki imha edelim."
"Yapılan 50.000'i aşkın ölçüm sonucu, Türkiye'de tüm gıdaların radyasyon bakımından tamamen güvenceli durumda olduğunu gösterdi."
"Dinine, imanına inanan 'radyasyon var' demez."
"Çaydaki radyasyon tehlikesiz."
"Ne bulursanız yiyebilirsiniz."
"Çayda tehlike yok; ama dış satımı yasaklıyoruz."
"Bakın ben içiyorum işte. Radyasyon olsaydı ben içer miydim?"
deyince, hele de bir dönemin Cumhurbaşkanı Kenan Evren'in " biraz radyasyon kemiklere yararlıdır " sözleri, ülkemin insanlarının yüreğine "radyasyon yüklü su serperek" , adeta rahatlatmıştı(!). Ardından 60 bin tona yakın radyasyonlu çay, devlet tarafından alınıp, depolandı (!), ne yazık ki iç pazara sunuldu. Yapılan ölçümlerle, radyasyonlu olduğu belirlenen çayların bazıları ilk etapta son derece teknolojik (!) yöntemlerle gömüldü, ancak devlet büyüklerinin (!), radyasyon olmadığına (!) dair söylemlerinin ardından, o çevrede yaşayan ve radyasyonun sinsi etkilerinden habersiz halk ve kendini kurnaz sanan tüccarlar tarafından, gömülmüş çayları çıkararak, diğer çaylarla harmanlamak suretiyle, yavaş yavaş "ölümü yudumlamamıza" neden oldular...
Peki o çayların saklandığı depoda çalışan işçilere ne oldu dersiniz? Aldıkları aşırı radyasyon etkisiyle, "hemen hemen hepsi kanserden öldü".
Hatta çok iyi hatırladığım bir olay var o döneme dair. Sizlerle de paylaşmak istiyorum. O yıllarda ilkokulda okuyanlar da eminim hatırlayacaklardır: Okullarda Fisko Birlik'ten gönderilmiş fındık paketleri ve çikolatalı fındık ezmeleri dağıtılırdı öğrencilere. Biz de sevinirdik tabi bu duruma. Hatta kendi aramızda "sağolsun Fisko Birlik amca. Bizi ne denli seviyor..." derdik. Oysa şimdilerde, o Fiskobirlik Amca'ya söyleyecek söz bulamıyor, Allah'a havale ediyorum DNA yapımızda kalıcı hasarlar oluşmasına sebep olduğu için, çok sevdiğimiz insanları kanserden kaybetmemize neden olduğu için. Hatta ona emir verip dağıttıranlara da, halkın karşısına geçip zevk alırcasına kim bilir nerenin radyasyonsuz çayını ya da çay görünümündeki sıvıyı yudum yudum içerek "radyasyon olsa ben içer miydim?" diyen bakana da, bu konuda gerçekleri halktan gizleyen herkese de lanet etmiyor mudur halk? Ölmedilerse eğer, merak ediyorum doğrusu "vicdanları rahat mı şimdi?" Tabii eğer "vicdanları varsa"...
İş sadece çayları içmemekle de bitmiyor ne yazık ki. Fındıklarda, mısırda, otlaklardan beslenen hayvanların (yağan radyasyon yağmurları nedeniyle) etinde ve sütünde, başta hamsi olmak üzere, tüketilen tüm deniz ürünlerinde, kara lâhanada, hatta toprağa sızdığı için, o tarihten bu yana topraklarda yetişen tarım ürünleri vasıtasıyla, üzerimize yağan radyasyon yağmurlarıyla, havayı solurken, denize girerken bile hep radyasyona maruz kaldık farkında olmadan. Evet, eski Cumhurbaşkanımız Kenan Evren'e sormadan edemeyeceğim: "Sayın Evren, kemiklerimize iyi geldiğini söylediğiniz radyasyon, yeterli gelmiş midir, yoksa aradan yirmi yıl geçtiği için etkisi azalmış, yenisine ihtiyacımız var mıdır acaba?"
Yaşanılan bu elim olay, belki gerilerde kaldı ama, inanın tüm genlerimize işledi, hatta gelecekte özellikle de bundan 20 - 30 yıl sonra durumun vahameti daha belirgin hal almaya başlayacak. Daha ne gariplikte canlar doğuracak analar, kısalan ömürlerinde. Aldığı radyasyon etkisiyle kısırlaşan erkekler, çocuğu olamıyor diye çevre baskısı altında kalıp ya eşini suçlayacak, ya psikolojik çöküntü yaşayacak, ya da cinnet geçirip çok daha kötü olaylara sebebiyet verecek. Yüreğimiz dayanabilirse eğer, bu sonuçları da görebileceğiz ne yazık ki.
Ülkemin güzel insanları, açın kulaklarınızı da iyi dinleyin söylediklerimi. Yaramız çok derin. Aslında Çernobil Faciası olduğundan bu yana, iyileşmeyen, giderek de derinleşen yaramıza "tuz basacak" kadar büyük etkisi olabilecek bir "facia" da kapımızda beklemekte. "Metsamor nükleer santrali."
Santral, 2 üniteden ibaret. İlkinin inşasına 1973'te başlandı, 8 Aralık 1976'da işletmeye açıldı. İkinci üniteye ise, 1975!te başlandı, 31 Aralık 1979'da işletmeye açıldı.
Santral, Bulgaristan'da bulunan "Kozlodu" nükleer santrali tipinde inşa edildi. 8 şiddetinde depreme dayanabilecek(!) şekilde tasarlandığı söylenmekte ancak, Ermenistan'ın bulunduğu arazinin deprem yönünden son derece aktif olduğu da bilinmektedir. Tabi Metsamor nükleer santralinin aktif fay hattı üzerinde bulunduğu göz önüne alındığında, bu alanda olabilecek bir depremin 8'den de büyük olabileceği gerçeğini, ne yazık ki gözler önüne seriyor.
Teknolojisinin eski olması ve aktif fay hattı üzerinde (nükleer santrallerin, en fazla 5 şiddetinde depremin olabileceği yerlere yapılması gerektiği gerçeğini hatırlatmak isterim) olmasına rağmen, "radyoaktif madde sızıntısını engelleyecek bir kubbesinin olmaması", "soğutma suyunun yetersiz olması (bu arada su ile soğutma işlemi, yalnız eski nesil nükleer santrallerde var) " ve "kaza önleme teknolojisinin " de eskimiş olması, Metsamor nükleer santralini daha da tehlikeli yapmakta. Santralde bugüne kadar 5 kez büyük, 150'den fazla küçük kaza yaşandı bile. İlk kaza 1982 yılında meydana geldi. Birinci bloktaki jeneratörün ptlaması ve ardından bağlantı kablolarının yanması sonucu, "çok büyük risk" atlatıldı.
1988'de Ermenistan'da meydana gelen merkez üssü "Spitak Bölgesi" olan 25.000 insanın öldüğü depremden 3 ay sonra Metsamor, kullanılmayacak hale geldiği için kapatıldı. Ancak, 1995'te 2. ünite tekrar çalıştırılmak üzere faaliyete geçirildi. AB'den ve IAEA ( Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı) 'ndan gelen baskılar sonucu, Ermenistan Metsamor'u kapatacağını söylemesine rağmen, kapatma süresi önce 1016'ya, sonra 2031'e uzatıldı.
Ermenistan'ın elektrik üretiminin % 40'ını Metsamor'dan sağlaması, Gürcistan ve İran'a bu sayede elektrik ihraç etmesi ve elbette "nükleer silah" yapımındaki "katkıları" nedenleriyle, Metsamor'un kapatılması, sürekli ertelenmekte. Santralin kapatılmamasının altında yatan asıl neden, 1995 döneminin başbakanı Grant Bagratyan'ın, santralin çalışmaya başlaması vesilesi ile yaptığı konuşmada "nükleer güç, Ermenistan'ı bölgedeki diğer ülkelerden üstün kılar" sözleriyle, bir kez daha gözler önüne sermiştir.
AB, Metsamor'un kapatılması için, 100 milyon Euro vermeye hazır. Ancak Ermenistan hükümetinin, santrali kapatmak için bu rakamı yetersiz bulup, 1 milyar dolar isteyecek kadar da "cüretkar" bir tavır takınmış olması, insanı çileden çıkarmaya yetiyor da artıyor bile.
1986'da meydana gelen "Çernobil Faciası"nın ardından, bir de "Metsamor Faciası" yaşamanın, bizlere vereceği kalıcı tahribatı yaşamak da, görmek de istemiyorum...
"Çernobil Faciası" nda kafalarda soru işareti bırakan, öyle çarpıcı rakamlar var ki, hangi birini sizlerle paylaşayım...
-Sovyet yetkilileri 26 Nisan 1986 tarihinde meydana gelen kazadaki 1:22'de oluşan en son patlamayı, 2 Mayıs 1986 tarihine kadar ne resmen duyurdular, ne de halkı uyardılar. Tam bir hafta boyunca, ölüm saçtığı halde, bilmedik bilgilendirilmedik...?
-Birleşmiş Milletler'in tahminine göre, Çernobil çevresinde yaşayan 15.000 ile 30.000 kadar insan hemen öldü.
-Patlama sonrasındaki günlerde ve aylarda, 600.000 asker, itfaiye görevlisi, temizlik işçisi ( kadın ve erkek) felaket bölgesine temizlik çalışmaları için gönderildi.
-Uluslararası Çernobil Sendikası'na göre, facianın üstünden geçen 10 yılda, çoğunluğu 30 ve 40'lı yaşlarda erkeklerden oluşan 40.000 temizlik işçisi, radyasyona bağlı hastalıklardan öldü. En fazla ölüm oranı, Beyaz Rusya'da "Gomel Bölgesi"nde görüldü. Felaket sonrası ölüm oranı, %55.9 arttı.
-Dünya Sağlık Örgütü, Çernobil yakınlarında yaşayan çocuklarda görülen "tiroid kanseri" oranlarının, felaket sonrasında, normalden 80 kat arttığını belirtti.
-Sakat doğumlar ve büyüme bozuklukları Ukrayna'da % 230, Beyaz Rusya'da % 180 artmıştır.
-2001 yılında, Londra'daki Kraliyet Tıp Kurumu yayınında yayımlanan, İsrail-Ukrayna ortak araştırmasına göre, Çernobil temizlik çalışmalarında bulunan işçilerin, 1986 sonrası doğan çocuklarında bulunan kromozom bozulması, felaket öncesi doğan kardeşlerinden 7 kat fazla. 1994'te Birleşmiş Milletler Nüfus Dairesi Avrupa'da iki ülkede negatif nüfus artışı (nüfus azalımı) olduğunu belirtti: Ukrayna ve Beyaz Rusya. Rapor, bu düşüşü Çernobil kaynaklı bebek ölümlerine ve sağlık sorunlarına bağladı. Ukrayna'da bebek ölüm oranı, Avrupa ortalamasının 2 katı (1000 doğumda 14 ölüm).
-Rusya'da 1986 sonrasında erkekler arasında yaşam süresi oldukça kısaldı. Ukrayna'da 13-29 yaş arası erkeklerin %50 'si, kısırlık problemi yaşıyor (bu oran, dünyadaki en yüksek kısırlık oranıdır).
"Çernobil" kelimesinin Rusça karşılığının "acı veren şey" olduğunu da biliyor muydunuz?
Bunlar, sadece bir kısmı. İlerleyen yıllarda daha büyük, daha vahim sonuçları, kanser nedeniyle ölmez de sağ kalırsak, hep birlikte göreceğiz...
Saygılarımla Dilara Lale TURANLI
Faydalanılan Kaynaklar:
* Wall Street Journal, 3 Eylül 1992 ve Nature, Eylül 1992
* UPI telgraf haberi, july 14, 1994
* Ukrayna Sağlık Bakanlığı Raporu, Kış 1994
* New York Times, 1 Eylül 1995
* İnternet
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!